25 Aralık 2012 Salı

Bazen içimi boşlukların doldurduğu hissine kapılıyorum..

Sanki koca koca boşluklar tahmin edemeyeceğim kadar yer kaplıyor içimde.
Belki içiminde iyi tarafları vardır diyorum, boşluklardan olsagerek göremiyorum..
Aslında hiçbirşeyin iyi tarafını göremediğim zamanlar oluyor.Ya da iyi tarafından bakamadığım diyelim...
 Şükretmeyi de biliyorum tabii.Evet kesinlikle bahşedilen her güzelliğin, her iyiliğin farkındayım.Biryerlerde güzel konuşan, güzel gülen, güzel düşünen, iyi insanların olduğunun da farkındayım.Ama işte bazen oluyor, göremiyorum onları.Onlar dünyanın neresindeyse artık, ben dünyaya o tarafından bakamıyorum.
 
Aslında niyetlerim hep iyi.Ama hayata geçiremiyorum içimdekileri.Elimden gelmiyor her düşündüğümü, her istediğimi yapmak.İçimden geliyor, ama elimden gelmiyor.
  
Kötü değilim.Dünyaya kötü tarafından bakıyorum sadece..ve hayata geçiremediğim "iyi niyetlerim" var!..
Kaybetmeyi hafife alıyor insanlar
Halbuki en ağırı acıların..En beteri, en çaresizi.
Kaybedilenin kıymeti kadar büyük kaybtmenin acısı,
Bir okadar da büyük geri getirememenin çaresizliği.
Özledikçe, aklına geldikçe içinde yanan ateş de bir okadar büyük tabii.
Birini kaybedince kırk mum yanarmış insanın içinde.
Hergün biri söner, kırkıncısı hiç sönmezmiş falan..
Ne büyük yalan!
Benim içimde en az otuzu yanıyor hala.
Hadi onunu zaman ve metanet söndürdü diyelim,
"otuz" tane mumun alevi yanıyor içimde hala..
Peki buna ne demeli?
Dedem diyorum hani
O kadar kıymetliydi...
Allaha şükür inanıyorum ki güzel yerlere gitti.
Aydınlığı sevmezdi dedem, ama aydınlatmayı severdi.
Tam da onun yapacağı şeydi,
İçime otuz tane mum yaktı, ve.. gitti.
Her gece başımı yastığa koyduğumda ,
Otuz mumun aydınlığında, onun acısını yaşıyorum şimdi.
(Yatağının kenarına bir tabure çekmeyi, oturup dinle/n/meyi,
ona anlatmayı, beni dinlemesini, anlamasını, elini öpmeyi özlediğimi hissetmek
nekadar acıtıyor içimi Allah'ım! Sana sığındım!..)

Yazabildiğimden değil ya..

Bazen öyle şeyler hissettiğim öyle zamanlar oluyor ki; yazmasam ne yaparım bilemiyorum.
Yazabildiğimden değil ya, o anın hislenmişliğini hafifletme isteği benimkisi.
Çünkü birine anlatmak yetmiyor çoğu zaman duyguları hafifletmeye.
Heleki o birinin seni anlamadığını bir anlık da olsa seziyorsan; 
  acınsa acın, derdinse derdin, öfkense öfken, sevginse sevgin
   her neyse hissettiğin;
     bırak içinde kalsın...

Akıl yaşta değil baştaymış ya hani.

...
Başımın içi yine karmakarışık benim.
Başımda olmasa aklım?..
Benimki yaşımda olsa?..

Acizliğimdendir avunmalarım..

İnsan aciz bir varlık ya hani; bunu tekrar tekrar farkediyorum son zamanlarda.
-Ben bir insanım.Evet acizim.
Bir türkü açıp avutabiliyorum kendimi.Gözlerim dolduğunda başka taraflara bakıp, kendimi tutabiliyorum bazen ağlamamak için.
Özlüyorum, üzülüyorum, bazen kötü şeyler düşünüyorum, kötü hissediyorum..
Ama acizlik bu ya; bir türküyle avutuyorum kendimi..
Bir diziyle bazen, bazen kucağımdaki bilgisayarla, bir kitapla nadiren...
Velhasıl insanım işte,
 "acizim, yalnızım, avunuyorum!"..

23 Aralık 2012 Pazar

Anlatmaya değer mi bilemiyorum ama anlatacak çok şey var anlatılmamış.

(not:Anlatılmamışlığı anlatmaya değer görülmediğindendiğindendir.)

Çok şey olması içimdeki mübalağanın bir ürünü galiba.Galiba mı dedim kesinlikle öyle..

Evet anlatmaya değer görmediğim şeyleri bile okadar büyütüyorum, okadar düşünüyorumki bazen..Ve bu bazenlerde kendimi öyle kararsız,tutarsız, anlaşılmaz ve hatta mesafeli buluyorumki..Sadece kendimle değil, herkesle.
Böyle durumların olmazsa olmazı 'sorular'ı  hep kendime soruyorum ama.Genelde de son sorum şu oluyor: "acaba ben (hemde daha bu yaşımda;) çekilmez biri mi oluyorum?"

İşte böyle zamanlarda çevremdeki, yanımdaki insanları bir kez daha seviyorum .Benim bu hallerimi anlayıp anlamadıkları umrumda bile olmuyor.Yanımda olmaları yetiyor.
Hatta artıyor ve arttığı kadar daha seviyorum onları...
...
Kalem ne güzeldir.Tutan elin derdini bilir, bilir de sırf o derdini paylaşsın diye boyun eğer kağıda.Başından geçer de kağıttan geçmez.Tutan ele haksızlık etmez kalem.Neye döndürse el, onu yazar onu çizer.Sadıktır kalem.
   Ama insan nankörlük eder kaleme.El nankörlük eder.Kalem;"yaz" der,"eğdim başımı yasladım kağıda, yaz da bilsinler derdini.Sen döndür ben döneyim.Sen gizle yine içinde, bırak ben anlatayım.Ben paylaşayım derdini, hafiflersin belki." Ama yazamaz insan.Eline alır o en sadık dostunu, kağıtla buluşturur, ucunu yaslar kağıda, ama derdini anlatmaya takati yoktur.Güveni yoktur yazanın.Yazan ele mi kaleme mi kağıda mı söze mi yoksa okuyacak göze mi bilinmez.Ama işte güvenemez.
    Şimdi bu kaleme haksızık mıdır? Kağıt da sadıktır aktır ne yazılsa gösterir ya hani, ona haksızlık mıdır bu? Peki ya muhattabı yoksa sözlerinin, asıl ele haksızlık değil midir?(Ele gelen dile gelmezse, el sahibi kalem sahibi kağıt sahibi neylesin boş lafı..)
  Gönül lazım derde derman olacak, yazılana muhattap olacak, okuyacak, anlayacak..Gerisi laf-ü güzaf...